22 Haziran 2018 Cuma
Ana Sayfa Haberler Dokümanlar Videolar Ulaşım


DEPREM VE BİZ İSTANBULLULAR


10 Mayıs 2016

 

 

Bu broşür Altunizade ve Barboros Mahalleleri Sivil Girişimi adına hazırlanmıştır. Depremle ilgili çeşitli kuruluşların broşür ve dökümanlarından farklı olarak konuya yerel hazırlıklarımız açısından yaklaşılmıştır.

 

Unutmayalım ki İstanbul'da gerçek bir deprem yaşamadık. En küçük sarsıntıda tedirgin olup, paniğe kapılmamız psikolojik nedenlere dayanıyor. Ancak depremde en büyük tehlike paniğe kapılmak. Zira yaralananların çoğu gerçekte "kendilerini yaralamaktadır". Depremde paniğe kapılmak normal davranışımız. Ama bizim artık normal değil, özel bir şekilde davranmayı öğrenmemiz gerekiyor. Bu aslında zor birşey değil. Zor olan, öğrenmek için harekete geçmek. Korktuğumuzu kabul etmek de zor, korktuğumuz şeyle ilgili birşeyler yapmak da. Ancak kaçış yok. Başta korkumuzu daha fazla artıracak olsa da depremin nasıl birşey olduğunu bilmek, çeşitli ihtimalleri göz önünde tutmak ve en kötü durumda ne yapılabileceğini düşünmek zorundayız. Bunları bilgiye ve akla dayanarak yaptığımız zaman depremi gerçekten tanıyacağız ve korkularımız da paniğe dönüşmeyecek.

 

İstanbul'da Avcılar ve birkaç nokta dışında depremi görmedik. 17 Ağustos'ta İstanbul'da herkesi yatağından fırlatan sarsıntı, olsa olsa küçük bir deprem denemesiydi. 7'nin üzerinde bir deprem, zemini sağlam ve uygun vasıftaki binalarda bile tasavvur edemeyeceğimiz etkiler yaratacak. Eşyalar yerlerinden fırlayacak, camlar patlayacak, binamız dalgaya tutulmuş tekne gibi sallanacak. Gerçek bir depremde ayakta durmak mümkün değil. Deprem anını yaşarken, kıyametin koptuğunu düşünüp kendimizden geçmemiz işten bile değil. Bunları yaşasak bile paniğe kapılmamayı öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü binamız normal özelliklere sahipse yıkılmayacaktır. Hafif veya orta hasar olabilir, bina eski haliyle kullanılmayacak duruma gelebilir, ama bir binanın yıkılması için akıl almaz hataların üstüste yapılmış olması gerekiyor. Binamızı tanıyorsak yıkılmayacağını, depremin en çok 1-1,5 dakika sonra duracağını bilmemiz ve bilinçsizce koşuşturmak yerine doğru olanı yapmamız gerekiyor. Deprem için en büyük ve en basit önlem, deprem anına psikolojik olarak hazırlanmaktır. Böylece hem kendimizi yaralamayız, hem de psikolojik şoka girmeyiz.

 

Aslında depremde aşırı korkuya kapılmamız, tamamen bizle ilgili birşey. Bir binanın sallanmasının, yuva bildiğimiz evimizin birdenbire canlı bir kütleye dönüşmesinin dehşetidir yaşadığımız. Toprak ve bina en güvendiğimiz hareketsiz nesnelerdir. Depremde imkansız olan şey olur. Yer yerinden oynar. Bir tür kıyamet kopar. İnsanlık bu deneyimi dönem dönem yaşamıştır ve öykülerine, deyimlerine, korkularına aktarmıştır. Bu deneyimler bize canlı olarak aktarılmadığı için depremde deneyimsizizdir. Ama bilgi, bilim, akıl ve çağdaş dünya bu gibi sorunlarla başetmektedir. Herşeyden önce deprem bir ceza veya kıyamet değildir. Yüz milyonlarca, hatta milyarlarca yıldan beri dünyanın temel özelliklerinden biridir. Dünyayı dünya yapan, üzerinde hayatı mümkün kılan da dünyanın içindeki, üstündeki ve çevresindeki hareketliliktir. Buna deprem de dahildir ve depremsiz bir dünya kelimenin asıl anlamıyla ölü bir dünyadır, canlısız bir dünyadır. Deprem bizim düşmanımız değil, dikkate almamız gereken bir doğa olayıdır.

 

Biz gündelik koşuşturmamız içinde, dünyanın gerçek oluşumlarını bilmeyiz, görmeyiz. Dünyaya ekonomik kaynak veya arsa gözüyle bakarken aklımıza yerin hareket halinde olduğu gibi "acayip" bir konu gelmez. Ve birgün deprem olur. Canlar yiter. Varlıklar bir dakika içinde sıfırlanır. Arsa fiyatları altüst olur. Şehirler boşalır. İnsanlarda depresyonlar, kontrolsüz tepkiler başgösterir. Deprem müneccimleri türer. Felaket tellallığı moda olur. Ve hızla geliştiğini zanneden bir ülke, gelişmenin bedelinin ağır olduğunu, bazı maliyetlerden kaçılamayacağını öğrenir. Plansız şehirleşmeyi eleştirenlerin gelişmeye karşı değil, sağlıklı gelişmeden yana oldukları anlaşılır.

 

Alınabilecek önlemlerin felaketleri önleyebileceğini söyleyen bilime neden kulak vermediğimize hayıflanırız. Bilim bizim günlük koşuşturma içinde görmediklerimizi araştıran, bilen bir ortak akıldır. Bilimsel davranan toplum olmak için bilimi izlememiz de şart değil, imar planı diye birşeyin gereğine inanmamız ve birtakım hırslar uğruna bunu çiğnemememiz gerektiğini bilmemiz yeterli. O zaman bilime, akla dayanan çağdaş bir toplum oluruz. Eğer bu gerçek işimize gelmiyorsa, gün yine talancıların olur, yani ölen ölür kalanlar üzerinden yeni karlarımı elde ederim diyenlerin, hatta deprem sayesinde doğan yeni imkanlara sevinenlerin olur. Bizler de depremi akıl almaz bir olay, bir ceza olarak düşünüp arada bir kanlara ağıtları karıştırarak, talihimize kahrederek ve sesimizi o güne kadar çıkarmadığımız birtakım devlet büyüklerimize beddualar ederek yaşar gideriz.

 

Bilimin önemini farketmek da yetmez bazen. Canı yanan insanlar, bunun bilinen birşey olduğunu ve bilim insanları için sıradan bir gerçek olduğunu öğrenince, bilim erbabına dönüp, "madem biliyordunuz, neden herkesi uyarmadınız" dediklerinde hepimizin sorumlu olduğunu unutmaktadırlar. Toplumda yeni ilgiler de başlar. Mademki bilim bu işi bilmektedir, o zaman bilimle ilgilenmek gerekir. Ardından da bir fay tartışmasıdır gider ve halkın yarısı fay uzmanı olur. Bir yandan da bilim insanları arasındaki tartışma öfke yaratır, hatta susturalım şunları diyenler çıkar.

 

Bu kör dövüşü içinde sorun aslında son derece açık ve basit. Evet bilim depreme şaşırmaz, ama gününü saatini de söylemez ve tehlikeleri ve muhtemel sonuçları söyler. Depremin gününü bilmenin peşinde olanlar deprem gerçeğini kabul etmek istemeyenlerdir.

 

Depreme karşı önlem, her sallantıda sokaklara çıkıp sıkılana veya üşüyene kadar dışarda kalmak değildir. İstanbul'da ne şiddette bir deprem olacağı veya ne zaman olacağı üzerine bilimsel araştırmalar ve yorumlar sürecektir; bizim için bilimden çıkarılması gereken sonuç, deprem riskinin iyice yükseldiği ve İstanbul'un şiddetli bir deprem yaşama olasılığıdır. Bu da sorunu ciddiye almaya yeter. Gerisi falcılık veya müşterek bahistir.

 

Eğer bilim bize depremin zamanını ve şiddetini söyleyemiyorsa ne işe yarıyor? Bu sorudaki mantık da, alıştığımız hayatımızı sürdürme saplantımızdan ve bazı bedelleri ödemeye yanaşmamaktan geliyor. Eğer bir bölgenin birinci dereceden deprem bölgesi olduğu belirlenmişse, imar planı ve inşaat yönetmeliği ona göre hazırlanır, depreme karşı kriz yönetim düzeni ona göre oluşturulur ve bunların maliyetine toplum olarak katlanılır. Tehlike görünür hale gelmeyince, günlük sorunlar ve kısa vadeli çıkarlar uğruna bu ilkeler kolaylıkla çiğneniyor; bunlara dikkat çekenlere de işgüzar gözüyle bakılıyor. Hatta Türkiye'nin hızlı gelişmesini istememekle bile suçlanabiliyorlar. Büyük gerçeğin deprem olduğu ortaya çıkıp da bütün bunlar tersine döndüğünde, hadi o zaman bakalım bilimadamları ne diyor merakına kapılmak bir gelişme sayılmaz. Çünkü kolaycılıktan vazgeçilmiyor. Bilimadamına depremin gününü soranlar, gününü bildiği halde gizlediği suçlamasını yapanlar, depremin zamanına ilişkin tahminlerini dile getiren bilimadamlarına daha fazla rağbet edenler falcının yerine bilimadamını koyuyor.

 

Deprem zamanıyla ilgili tartışma ve sorularla ilgili birkaç temel gerçeği vurgulamak gerekiyor. Bilim İzmit depremini bilmiştir. Ama ne demek bilmek? Kimse şu tarihler arasında mutlaka olacak dememiştir. Öyle denseydi, herhalde insanlar ne yapar eder birkaç gün, birkaç hafta hatta birkaç ay bütün düzenlerini bozar ve evlerinin veya şehirlerinin dışında yaşarlardı. İzmit depreminden bir yıl kadar önce İzmit'te yapılan "İzmit depreme hazır mı?" konulu bilimsel sempozyum ciddi bir uyarı olarak alınmalıydı, ancak insanlardan düzenlerini bozmaları istenemezdi. Düzce depreminden 24 saat önce A.M. Işıkara iki yerde "sismik boşluk" olduğunu ve Düzce'nin yakın risk altında olduğunu söyledi. Ertesi gün deprem oldu. Işıkara 24 saat sonra deprem olacağını bilmiş mi oldu? Şimdi Düzce'nin simetriği İstanbul'da Düzce'den sonra panik başladı. Sanki İstanbul için de bugün yarın deprem olacağı uyarısı yapılmış gibi. Oysa 17 Ağustos'tan önce'de, sonra da, Düzce'den önce de sonra da temel gerçek değişmedi: İstanbul büyük deprem periyoduna girmiştir, ona göre hazırlık yapılması gerekir. Fay tartışması, riskin gelişen durumlara göre ne kadar artıp azaldığı, yeni elde edilen verilere göre tahmin hesaplarının iyileştirilmesi gibi konular şu aşamada toplumsal önlemler için hiçbir şeyi değiştirmez.

 

Bazı jeolog bilimadamları, yeterli yatırımlar yapılırsa veya ilerde bilim daha gelişirsa deprem önceden bilinebilir diyorlar. Gerçi bu tartışmanın ayrıntısı sadece uzmanları ilgilendiriyor. Ancak burada bu ifadenin yolaçabileceği yanlış anlamalara dikkat çekmek gerek. Depremin zamanı bir bakıma bugün de biliniyor. Ama günü saati bilinmiyor, ihtimal olarak biliniyor. Hangi oluşumlardan sonra hangi ihtimallerin arttığı biliniyor. Veriler ne kadar iyi toplanır ve iyi yorumlanırsa da o kadar daha isabetli tahminler yapılabiliyor. Yeni yatırımlar ve bilimin gelişmesi bu yönde önemli gelişmeler de sağlayabilir. Ancak bunların hiçbiri "depremi önceden bilme" değildir. Yani birileri şu gün deprem olacak diyecek ve herkes o gün dışarılarda sabahlayıp, deprem geçince tekrar evlerine girip normal hayatlarına devam edecekler. En büyük sorununumuz işte bu kolaycılık.

Durum açık ve basit. 17 Ağustos'tan önce yapmamız gerekenleri bin nasihatla yapmadığımız için  bugün iki musibetten yediğimiz darbeyle yapmak durumundayız. Gerçekten de Türkiye şu anda atılım halinde, depremin yolaçtığı olağanüstü hali yaşıyor. Böyle bir atılım 10 yıl 20 yıl önce başlasaydı herhalde bugün güvenle evlerimizde kentlerimizde yaşayabilirdik. Ama yarın deprem olursa bu atılımla yapılabilecek şeyler son derece sınırlı. Kısa sürede İstanbul'da olacak bir depremden göreceğimiz zararı ciddi biçimde azaltmak istiyorsak bu atılım yetmez, tüm toplumun seferber olması şart. "Ne yapabiliriz ki, yapılanların ne faydası var ki" deyip yılgınlığa kapılmak en büyük gaflet olur. Ayrıca Düzce depremi bizi yanıltmasın. Deprem tarihi açısından bu kadar kısa sürede aynı yerde bu kadar büyük iki depremin arka arkaya gelmesi beklenmedik bir durum. İstanbul'da belki de 5 yılımız 10 yılımız vardır. Bugün başlayacağımız çalışmalarla yapabileceğimiz çok şey olabilir. Asıl güç olan da deprem gibi olağanüstü bir meselede birşeylere başlayabilmek. Bu başlangıcı henüz toplum olarak yapmadık.

 

Depremin muhatapları olan biz sıradan insanlar depreme karşı harekete geçince herşey değişecek. Sadece depreme karşı birşeyler yapmış da olmayacağız, toplumsal gücümüzü keşfedeceğiz, meselelerimize kendimiz sahip çıkacağız. Bizi bugünkü çaresizlik noktasına getiren bilgisizliğin, gafletin, toplum hayatına zarar veren hırsların ve yönetimin keyfiliğinin önüne geçebiliriz. Toplumun güvenliği ve selameti bir bütün. Yeşil alanlarımızın önemini depremle bir kez daha kavradık. Kent planları yapılırken,  çıkar çevrelerinin kolay karlar elde etmesinin çağ atlamak olmadığını, insanların can güvenliğine, sağlıklı yaşam ortamlarına kavuşmalarının ne kadar önemli olduğunu şimdi daha iyi görüyoruz.

 

Depreme karşı yapılması gerekenler, daha doğrusu bugüne kadar yapılmaması gerekip de yapılan vahim hatalar gayet iyi biliniyor. Üstüste yığılan hatalarla öyle bir noktaya gelinmiş durumda ki, değerli mimar bilimadamı Prof.Dr. Doğan Kuban'ın saptadığı gibi, yakın zamanda meydana gelebilecek şiddetli bir İstanbul depremine karşı genel bir çözüm imkanı yok. Bunun için ne kaynak var, ne yeterli sorumluluk duygusu, ne de toplumsal bilinç. Yukardan planlı ve herkesi kapsayacak bir çözüm kısa vadede mümkün değil. Ama yerel girişimlerle yapılabilecek çok şey var.  Toplumun duyarlı kesimleri harekete geçtiği, devlet engelleyici olmayı bıraktığı, insanlar 17 Ağustos öncesine kıyasla soruna çok daha duyarlı hale geldiği için şimdi çok şey yapılabileceği de bir gerçek.

 

Yarın deprem olduğunda sorunu hafifletici önlemlerden başlayarak aşama aşama ve küçükten büğüye doğru yapılacak işlere girişmek gerekiyor. Bu işin belli bir adresi yok. Herkesin yapabilecekleri var, özellikle de yardımlaşma ve bireysel önlem çalışmaları soruna doğrudan müdahele anlamına geliyor. Pratik bilgilenme, sağlıklı bir ruh hali ve güçlerin birleştirilmesi çok önemli unsurlar. Sözgelimi deprem sırasında paniğe kapılmanın engellenmesi on binlerce insanın yaralanmasını engelleyebilir, milyonlarca insanın ruhsal bozuklar yaşamasını önleyebilir.

 

Toplum acz içinde depremi beklemek zorunda değil, sıradan insanlar kendileri için hayati önlemleri fazla zorlanmadan alabilirler. Sözgelimi mahallelerde oluşturulacak çadır stokları, ilk andan itibaren kaosu önler ve yardım organizasyonunun yükünü çok azaltır. Devlet depremdeki her sorunu çözsün mantığıyla yapılan televizyon ve gazete yayınları maalesef insanların kendi güçleri ve sorumlulukları olduğu gerçeğini unutturuyor. Devletteki çürümeyi eleştirmek ve ancak devlet düzeyinde yapılacak işlerin hesabını devletten sormak başkadır, devleti toplumun hamisi ilan etmek, devletin gücünü aşacak işleri ondan beklemek başka.

 

Yerel ve bireysel hazırlıklar soruna doğrudan müdahele olacak, devletin ve kurumların yükünü hafifleterek imkanların verimli kullanılmasını sağlayacak, kamu yararına çalışan sivil kuruluşlarla işbirliği imkanlarını geliştirecek ve ilgili ve yetkililerin görevlerini gerektiği gibi yapmaları için toplumsal denetimi güçlendirecektir.

Son Haberler
Koruma Kurulu ağaç kesimine izin verdi.
Validebağ korusu tarihi ve biz
LEYLEKLER
Validebağ Havzası Neresi?
Validebağ Korusu
Validebağ korusunda kim ne yapmak istedi
Tüm Haberler >>


Web atolyesi